Tüm Versiyonu (Orjinalini) Göster : 18’ler Takımı


mkaya
08-03-2007, 22:20
http://farm1.static.flickr.com/162/411725995_a73b7a0b8f_b.jpg18’ler Takımı

Gösterim Tarihi: 09 Mart 2007
Dağıtım: Özen Film
Yapım: Deren Medya Company

Yönetmen: Mesut Taner
Senaryo: Hasan B. Turhan
Yapımcı: Ayhan Anat
Oyuncular:
Hande ETİ,
Aras FERAHYAN,
Mithat ÇELİK,
Engin AŞIK,
Gökhan CUHACI,
Engin YAVAŞ,
Levent AYKUL,
Cüneyt AYDINOĞLU
Eylem ŞENKAL

Kendilerine “18’ler Takımı” adını takmış lise mezunu dört genç, üniversite sınavlarını bir türlü kazanamamakta ve askere gitme korkusu yaşamaktadırlar. Ne yapıp edip sınavları kazanma ve bir süreliğine de olsa askerlikten yırtma telâşına düşmüşlerken, aralarına özel bir amaçla giren Deren adında güzeller güzeli bir kız yüzünden, kendilerini bir anda akıl almaz olayların ve ilginç rastlantıların içinde bulurlar.

Filmde bir ruh çağırma seansı sırasında edindikleri gizemli bir bilginin peşine düşerek kendilerini ıssız bir ormanın ta orta yerinde bulan altı gencin, hem hayatta kalmak hemde başlarına belâ olan bavuldan kurtulmak için verdikleri gerilim dolu mücadele korku, komedi ve macera gibi popüler türükler üzerine kurulu güzel bir gençlik filmi.


Film öyküsü:
İstanbul’un zengin muhitlerinden birinde dertsiz ve tasasız bir hayat yaşamakta olan Ceyhun, Selim, Çağatay ve Cantuğ adlarında lise mezunu dört arkadaş, kendilerini kuruluş aşamasından itibaren 18’ler takımı olarak adlandırmışlardır. Bu adın, gençliğin en azgın ve zıpır dönemini simgelemesinin dışında, yaşla başla doğrudan bir ilgisi yoktur; onlar, gençliklerini koruyabildikleri sürece hep 18’ler takımı olarak kalacaklardır. Birbirleriyle öylesine kafa dengidirler ki; ne zevk, ne damak tadı, ne fikir, ne de kızlara düşkünlük bakımından birbirlerinden ayrı düşmektedirler. Ama yine de her birinin farklı karakter özellikleri vardır:
Şizo lakaplı Ceyhun, anlık gel-git nöbetleri olan, şizofrenik bir vakadır; zaman zaman kişilik değiştirerek, bir homoya dönüşmektedir.
Kibar lakaplı Selim; kıl tavırları olan, hijyen düşkünü, pimpirikli bir gençtir; bir bardak suyu bile on dakika inceledikten sonra içer. Türkiye’nin ilk tüp bebeklerinden biri olduğu ve hatalı işlem gördüğü için böyle defolu olduğu rivayet edilmektedir.
Cantuğ, tipik bir kolpacıdır; insanları bildiği gibi yönlendirmekten ve ortaya çıkan durumlardan müthiş zevk almaktadır.
Altın çocuk lakaplı Çağatay ise, tam anlamıyla bir metroseksüeldir; özgün imajına, giyimine ve hele ki uzun saçlarına büyük itina göstermektedir.
Hepsi de maddi durumu iyi ailelerine güvenerek Liseden, dersleri hep ti’ye alarak mezun olmuşlardır. İki yıldır üniversite sınavlarına girmekte, ama herhangi bir yeri tutturamamaktadırlar. Bu gidişle, asker ocağından başka gidecek bir yerlerinin kalmayacağı kesindir; bu olasılık, onların kâbuslarına bile girer. Biraz da bunun korkusuyladır ki, bu sefer işi biraz sıkı tutmaya ve iki yıllık da olsa bir yeri mutlaka kazanma telaşındadırlar. 18’ler takımı dışa da kapalı bir takımdır, yeni üye kabul etmez; çünkü bu takım, daha kuruluş aşamasında dört kişi kalmaya ant içmiş bir takımdır.
Ama gelin görün ki, bu zıpır ve haylaz gençlerde gözü olan birtakım azgın muhit kızları, onların bu her daim beraberliklerini kendilerine engel görmekte ve bu takımı bir an önce dağıtmak için düzenler kurmaktadırlar. Bu amaç doğrultusunda; muhite yeni taşınmış olan banka müdürünün hem cazibeli, hem de muhite gelir gelmez adı fettana çıkmış olan güzeller güzeli kızı Şebnem’i örgütleyip, 18’ler takımının üzerine salarlar.
Muhitin gençleri bisiklet akrobasisi gösterisi yaparken, tezahürat yapan kızların aksine, !8’ler takımı kenardan onlarla dalga geçer. Şebnem de oradadır ve 18’ler takımına bakışlarıyla pas atmaktadır. Göstericilerle 18’ler takımı arasında dalaşma çıkar. Dalaşmaya, gösteriyi bir kenardan kendi halinde izlemekte olan içine kapanık ve asosyal kişilikli Boran de istemeyerek karışır ve kafasına bir bisiklet pompası yiyerek bayılıp düşer. Gençler, Boran’ı, Şebnem’in de yakın ilgisiyle, kaldırıp karga tulumba evine götürürler. Boran’ın annesi gençlere teşekkür ederek, ikramlarda bulunur ve oğlunun sorunlarından bahseder. Boran, babasının kendilerini terk etmesi üzerine daha on iki yaşındayken depresyona girmiş ve o günden beridir uzman gözetiminde ruhsal tedavi görmektedir. Gençlerden, oğluna göz kulak olmalarını ve onu toplumla mümkün olduğu kadar kaynaştırmalarını rica eder. Bu görevi Şebnem de 18’ler takımıyla birlikte üstlenmek ister. Ama ortada bir sorun vardır; Şebnem takımın üyesi değildir, olması da mümkün gözükmemektedir. Ama o ille de üye olmak ister ve kendine özgü niteliklerini sayıp döker. En ilgi çekici niteliği ise, ruh çağırma konusunda uzman denebilecek yeteneğe sahip olmasıdır.
Ruh çağırma gibi matrak bir konu yakalamış olan gençler, her birinin Şebnem’den tek tek tahrik olmuş olmasının da etkisiyle, hemen bir toplantı düzenleyip, şişe çevirme ritüeli eşliğinde, bu teklifi değerlendirirler. Aslında amaçları, bu güne kadar hakkında edinmiş oldukları duyumlar doğrultusunda “Taze kaşar” olarak nitelendirdikleri Şebnem’i takıma almak değil, ona mümkün olduğunca yakın olarak, günlerini gün etmektir. Alınan kararlar Şebnem’e iletilir; kendisi geçici bir süre için 18’ler takımının üyesi olacak, bu süre içinde durumu tekrardan gözden geçirilecek ve sonucunda kesin karar verilecektir.
Kendini bir an önce kabullendirme derdinde olan Şebnem, gençlerin ruh çağırma konusuna olan yakın ilgisi ve ısrarıyla, onlarla bir ruh çağırma oturumu düzenlemeye karar verir. Ceyhun’un annesi ve babası iş gezisinde oldukları için, bu işi onun evinde gerçekleştirmeye karar verirler. Şebnem ruhlarla, temiz kalpli biri aracılığıyla, konuşarak da ilişki kurabileceğini söyleyerek, bu özelliğe sahip biri olarak gördüğü Boran’ın da oturuma katılmasını ister. Bu öneri heyecanla kabul gördükten sonra, altı arkadaş toplaşıp, Ceyhun’un yıllar önce ölmüş olan ve salonun duvarında da fotoğrafı bulunan büyükbabasının ruhunu çağırırlar. Büyükbabanın ruhu gelir, Boran’ın ağzından konuşmaya başlar ve herkes şaşırarak öğrenir ki; Ceyhun’un dedesi aslında, yaşadığı dönemin en hızlı ibnelerinden biridir. Böylece, Ceyhun’un çift karakterinden birisinin nereden ilham aldığı da ortaya çıkar. Ama gençler bu büyükbabayla çok alay ettikleri için, büyükbaba onlara “İnşallah tez vakitte siz de çanağı çömleği çatlatırsınız da, görürsünüz o zaman dünyanın kaç bucak olduğunu” gibisinden bir bedduada bulunarak, Boran’ın vücudunu terk edip gider. Bu sırada, hiç davetsiz, başka bir ruh daha gelir ve o da Boran’ın ağzından konuşmaya başlar. Genç bir kadına ait olan bu ruh, birkaç ay önce bir Türk’le evlenerek Hindistan’dan Türkiye’ye gelin geldiğini, ancak kocasının kendisini mafyaya satıp ortalardan kaybolduğunu, mafyanın elinden kaçıp kurtulmak isterken de öldürüldüğünü ve bir bavul içine konularak Polenezköy’de kırk iki dallı, sırtı yumrulu bir ceviz ağacının dibine gömüldüğünü söyler. Bu küçücük bavul içerisinde canının çok sıkıldığını, bunaldığını, artık huzura kavuşmak istediğini de belirterek, gelip bir an önce kendisini kurtarmalarını yakıcı bir ısrarla ister.
Gençler, böylesine etkileyici bir ruh çağırma oturumunu ilk kez yaşamışlardır; buna bir de ruhun etkisi altındaki Boran’ın “Çıkartın beni bu bavuldan! Çıkartın!...” diye bağırarak odanın içinde tepinmesi eklenince, hepten dengelerini yitirirler. Boran’ı zor zapt edip, ruha da gelip onu kurtaracaklarına dair söz vererek, evi terk ederler.
Bu olayın ardından 18’ler takımı, yine Ceyhun’un evinde toplaşarak, hem içer, hem de bu konuyu değerlendirirler. Ama ipin ucunu öyle çok kaçırırlar ki; sonunda zom olup, kendilerinden geçerler. Nice zaman sonra ayıldıklarında, kendilerini evin içinde çırılçıplak yatmaktayken bulurlar. Bu durma nasıl geldiklerini düşünürlerken, kolpacı Cantuğ, tecavüze uğramış olabileceklerini söyleyerek, bu durumdan Ceyhun’un büyükbabasını sorumlu tutar. Hepsi o anda duvardaki büyükbaba fotoğrafına dehşetle bakarak ve kıçlarını tutarak, Cantuğ hariç, evi terk ederler. Asansörde yaşadıkları bir tüpçü macerasının ardından, onları kurtaran Cantuğ olur. Aslında bu oyunu düzenleyen de O’dur; herkesten önce ayılmış ve bu tezgâhı hazırlayarak, arkadaşlarına güzel bir numara çekmiştir…
Ertesi gün şebnem onları bulup, Polenezköy’e ne zaman gideceklerini sorar. Gençler biraz tırsak ve ikircikli dururlar; ama Boran gelip de, ruhun kendisini hiç rahat bırakmadığını söyleyince, o zaman fikirleri değişir. 18’ler takımı olarak bu güne kadar hiçbir görevden kaçmamışlardı, bugün de kaçmayacaklardı… Gidip, ruhun dediği yerde gömülü olan bavulu bulmaya karar verirler. Herkes ailesine, iki gün boyunca yoğunlaştırılmış şekilde ders çalışmak için Polenezköy’e bir arkadaşlarının evine gideceklerini söyleyecektir. Şebnem de bu arada, diğerlerine çaktırmadan, Çağatay’a yeşil ışık yakmaya başlar. Bu ilgi, Çağatay’ın da hoşuna gider. Boran’ın annesi ise, bu gibi arkadaş gezmelerine çoktan razıdır; yeter ki oğlu normal insanlar gibi olsun. Böylece, altı arkadaş, Selim’in cipine binip, Polenezköy’ün yolunu tutarlar.
Yolculuklarının sona erdiği noktada, sorup soruşturup, ruhun tarif ettiği gibi bir ceviz ağacının nerede olabileceğini öğrenirler. Ama bu arada kulaklarına, o bölgenin hiç tekin bir yer olmadığı da fısıldanır; “Ormanın Ruhu” denilen bir varlık o bölgede dolaşmakta ve bölgeyi hem yabancılardan, hem de ormanı kirletmesi ihtimali bulunan cisimlerden korumaktadır. Altı arkadaş, tüm cesaretlerini toplayarak, tarif edilen ormanlık bölgeye gidip, söz konusu ağacı bulurlar. Sırtının gerçekten de urlu ve dallarının da 42 tane olduğunu şaşkınlıkla görüp, karşılaşacakları manzaranın korkunçluğunu da hesaba katarak, ceviz ağacının dibini eşmeye başlarlar. Ama iki metre kadar eşmiş olmalarına rağmen, ne bir bavula, ne de bir cesede rastlarlar. Bu sırada, bir hayvanın korkunç kükremesiyle irkilirler. Hayvanın nasıl bir şey olduğunu tam kestiremezler; ama ağaçlar arasında gezinen siluetinden, çok büyük bir şey olduğunu tahmin ederler ve korkuyla kaçışırlar. Şebnem, bu hayvanın dağ gibi kakasına çarparak düşüp yuvarlanır ve bacağını yaralar. Dördü daha sonra tekrar bir araya gelirken, Çağatay ormanda yolunu şaşırır ve kaybolur. Cep telefonu da bulundukları bölgede çekmeyince, rastladığı bir yol kenarında durup bekleyerek, arkadaşlarının arabayla gelip kendisini bulmasını umut eder. Arkadaşları ise, hayvandan kaçmak isterken bir yere toslayıp, yine canlarını kurtarmak için arabadan çıkıp bir yere saklanırlar. Hayvan’ın silueti ortalıkta gezinir, adımlarının sarsıntısıyla ağaçlar sallanır, ama onlar hiç ses çıkartmadan gitmesini beklerler.
Çağatay arkadaşlarını umutla beklemekteyken, ormandan gelen hayvan böğürmelerini duyup korkmaya başlar. Bu sırada yoldan geçmekte olan bir otomobil gelip önünde durur ve arka koltukta oturmakta olan çok güzel bir genç bayan kapıyı açıp, ona yardımcı olmak ister. Çağatay, bu bayanın bir Hint güzeli olduğunu görüp, şaşırır. Buraya, bavul içinde gömülmüş bir Hindu Gelin’i aramayı gelmiş, ama adının Sonja olduğunu söyleyen dipdiri ve capcanlı bir Hindu güzeliyle karşılaşmıştır. Bu durum ona gizem ve şüphe çağrıştırırken, kendisini kasaba merkezine kadar götürebileceğini söyleyen Sonja’nın teklifini, böğürüp durmakta olan hayvanın korkusuyla kabul edip, arabaya biner. Bir Hint dansçısı olduğunu söyleyen Sonja, birkaç gecelik bir gösteri için kasabadaki lüks bir otele gitmektedir. Bu tekliften hoşlanmamış olan orta yaşlı şoförü Atıf ise, sinsi ve art niyetli bakışlara sahip, şüpheli bir tiptir.

mkaya
08-03-2007, 22:23
Diğer arkadaşları hayvandan kurtulmak ve arabalarıyla kaçıp gitmek için cesaret toplamaya çalışırlarken; Çağatay da Sonja ile birlikte otele varır. Şoför Atıf onun bavulunu otele taşırken, o da Çağatay’a, arkadaşları gelip onu buluncaya kadar otelde misafiri olmasını teklif eder. Bu güzel bayanın büyüsüne kapılmış ve onunla ilgili bir yığın fantezi kurmaya başlamış olan Çağatay, itirazsız kabul eder. Arkadaşlarına bir kısa mesaj çekip durumu bildirerek, onunla birlikte otele girer. Sonja onu misafiri olarak tanıtıp, birlikte yukarı çıkarlar. Ama Atıf, bu misafirlikten hoşnut değildir. Otelin müdür yardımcısı olan cüce ise, Çağatay’dan hoşlanmış, ona gizlice bıyık bükmektedir.
Hayvandan kurtulmayı başaran diğerleri de arabaya atladıkları gibi oradan uzaklaşırlar. Bu sırada Çağatay’ın gönderdiği mesaj da ellerine ulaşır ve merak içinde kalarak onu hemen ararlar. Sonja’nın yerleşmesine yardım etmekte olan Çağatay, onlara durumu kısaca anlatıp, nefis bir parçayla beraber olduğunu söyleyerek, hemen otele gelmelerini söyler. Yatak odasından çıkıp yanına gelen Sonja; akşamki gösteri için prova yapacağını, bu yüzden üzerini değiştirmek istediğini, bu nedenle Çağatay’ın gidip lobide arkadaşlarını beklemesini rica eder.
Çağatay, diğer arkadaşlarıyla otel lobisinde buluşup, Hintli Sonja’dan dolayı duyduğu şaşkınlığı onlarla paylaşır. Cüce müdür yardımcısı ise, onlara çapkın çapkın bıyık bükmeye devam etmektedir. Ona tek karşılık veren ise, yine ikinci kişiliğinin etkisi altına giren Ceyhun olur. Bu sırada yanlarına, Hint otantik kıyafetleri içinde Sonja gelince, Hindu Gelin’in canlısıyla karşılaşan öteki gençlerin de ağızları bir karış açık kalır. Sonja, bacağı yaralı olan Şebnem’i otelden birinin eşliğinde tedaviye gönderdikten sonra, gençlere içecek bir şeyler ısmarlamak için otelin barına götürür. Çok geçmeden Sonja, barın sahnesinde dans etmeye başlar. Ama bu dans orada kalmaz, Sonja’dan ve yaptığı danstan dibine kadar tahrik olmuş olan gençleri de peşine takarak bardan çıkıp, üçüncü kattaki odasına varana kadar dans eder. Odaya varınca da kapıyı kapatıp, gençleri dışarıda bırakır. Gençlerin ise orada duracak halleri yoktur; plan yapmayla, bu ateş parçası kızla önce kimin beraber olacağına karar vermeye çalışırlar. Biraz sonra Sonja kapıyı açar ve hepsini birden içeri alır. Dans odanın içinde sürerken, gençler de ona saldıracak tahrik düzeyine ulaşmış, kendilerini zor zapt etmektedirler. Hepsi birden üzerine yumulurlar, Sonja hepsini birden yine koreografik bir biçimde dairesel olarak geri fırlatır ve birden ne olduysa, olduğu yere yığılıverir. Gençlerin şaşkın bakışları altında titrer, kasılır, debelenir ve hareketsiz bir şekilde kala kalır. Saonja’nın kendileri yüzünden öldüğü fikrine kapılan gençler, ne yapacaklarını şaşırırlar.
Şebnem pansumanını yaptırmış olarak otele gelip, arkadaşlarının yukarda olduğunu öğrenerek, o da yukarı çıkar. Gençler ise, oteli bir şekilde terk etmeyi düşünmektedirler. Şebnem de gelip, onların dehşetine ortak olur. Başları fena halde derttedir ve otelden kaçıp gitseler bile, bu işten kurtulmaları mümkün değildir. Düşünüp, taşınıp, sonunda Sonja’nın cesedini otelden kaçırmayı planlarlar. Sonja’nın bavulunu boşaltıp, cesedi içine yerleştirirler tam fermuarını kapatmaya uğraşırlarken; aniden kapı çalınır. Ortama hızla çeki düzen veren gençler, kapıyı açarlar. Gelen, otelin cüce müdür yardımcısıdır ve Atıf Bey’in kendilerini acil olarak görmek istediğini iletmek için gelmiştir. Gençleri alıp, asansörle zemin kata indirir ve kendisi de sinsi, kurnaz ve hesaplı bakışlar eşliğinde bıyık burarak, asansörle geri çıkar…
Atıfla görüşen Gençler, onun kendilerini bu otelde ve özellikle de Sonja’nın yanında görmek istemediğini anlarlar. Zaten Atıf da, “Bir an önce bu oteli terk edip gidin!” demektedir. Gençler “Tamam” deyip, apar topar odaya dönerler ve oteli valizle birlikte terk etmeyi düşünürler. Valizi alıp, kâh Cantuğ’un kolpaları, kâh Ceyhun’un abzürt türükleri, kâh Şebnem’in baştan çıkartan fettanlıkları eşliğinde, kendilerini dışarı zor atarlar ve arabalarına bindikleri gibi, artık bastırmış olan akşam karanlığında, yola koyulurlar.
Şimdi tek düşündükleri şey, bu cesetten nasıl kurtulacaklarıdır. Akıllarına gelen en sağlam çare; onu ormanda eşmiş oldukları hazır ve nazır çukura götürüp, bavulla birlikte gömmektir. Hayvana tekrar yakalanma korkusuna rağmen, bundan başka bir çıkar yol görmeyip, belki de uykuya dalmıştır diye de ümit ederek, ormana doğru yola koyulurlar. Arabayı uzak bir yere park edip, sessiz adımlarla ilerleyip, çukurun bulunduğu ceviz ağacının dibine gelip, bavulu çukura yerleştirip, üzerini örtmeye başlarlar. Henüz daha tam olarak örtmemişlerdir ki; hayvanın kükreyişini duyup, ayışığında oraya buraya yansıyan siluetini görürler. Daha fazla oyalanmayıp, koşarak arabalarına giderler. Hayvanın peşlerinden gelmediğinden emin olduktan sonra, büyük bir beladan kurtulmuş olmanın rahatlığıyla yola koyulurlar. Ama çok fazla gitmemişlerdir ki, yolun ortasında bir şey görürler. Frene basıp dururlar ve bunun çukura gömdükleri valiz olduğunu görürler. Hemen ardından duydukları kükreme ise, bu valizi buraya kimin bırakmış olduğu sorusunun cevabı niteliğindedir. Demek ki Orman’ın Ruhu’nun bu ormanda yabancı bir cisim istemediği gerçekten de doğrudur.
Gençler, bavulu tekrardan arabaya alıp, kara kara düşünmeye başlarlar. Bu sırada geriden doğru Sonja’nın arabası olduğundan şüphe ettikleri aceleci bir arabanın gelmekte olduğunu görünce, durumu anlamış olabileceğinden şüphe ettikleri Atıf’a yakalanmamak için sapa yollara girerler ve gelip, içinde kimsenin yaşamadığı, iki katlı, dayalı döşeli bir orman evine sığınırlar. Bir geceliğine bu evde sabahlamaya karar verirler. Ertesi sabah bavulu burada bir yere gömecek ve çekip gideceklerdir. Dolapta buldukları biralar eşliğinde bir şeyler atıştırırlar.
Şebnem, hâlâ gençleri ayartma ve birbirine düşürme derdindedir. O gece ayrı bir odada yatar, ama gece yarısı kalkıp, korktuğunu söyleyerek, birisinin kendi odasında kalmasını ister. Seçimi de kendisi yaparak, Selim’i elinden tutup odasına götürür. Sonra da yere bir şilte sererek, yerde yatırır. Diğerleri ise, bu durumdan ayrı ayrı ve kendi hesaplarına rahatsız olurlar. Hepsi de Şebnem’i Selim’den kıskanmışlardır. Boran ise, Şebnem’in gizli hesaplarını için için hissetmekte ve bu işin nereye varacağını merak ederek, şimdilik uzaktan seyretmektedir. Biraya alışık olmayan Boran, o gece rüyasında Hindu Gelin’in sesini duyar. Duyduğu ses, kendisini o bavuldan kurtardıkları için ona ve arkadaşlarına teşekkür etmektedir. Bu seslerin etkisinde olan Boran, bu kez de evin içinde hayal meyal bir şekilde Sonja’yı görür. Sonja hem ona, hem de uyumakta olan diğerlerine tek tek yaklaşıp öperek, kendisini kurtardıkları için onlara teşekkür etmektedir. Sonra da, bavulun fermuarlı dış cebine katlı bir kâğıt koyup gider. Boran’a iyice uykuya dalar ve bu görüntüler gözünden kaybolur. Tekrar kendine geldiğinde, evin dış kapısının açıldığını ve birisinin içeri girdiğini hissetmiştir. Hemen diğerlerini uyandırır. Sessizce tıkırtıları dinlerler. Bu sırada karanlık bir el, evin ana sigortasını kapatır… Gençler ışıkları yakmak isterler, ama ışıklar yanmaz… Ve eli silahlı birinin gölgesi, duvarlarda ya da evin yukarı çıkan merdivenlerinde gezinmeye başlar.
Gençler bir odaya sığınıp toplaşarak, dehşet akıbetlerini beklemeye başlarlar. Ayak sesleri bulundukları odaya doğru yaklaşmaktadır. El fenerinin ışığı da kapı altından yaklaşır, yaklaşır… Ve ışık birden sabitlenip kalır. Ne yaklaşır, ne geri gider, ne de söner. Gençler korku içinde beklerken, kapı altındaki ışık da öylece sabaha kadar durur.
Sabah olduğunda odadan çıkan gençler, salondaki bir sandalyenin üzerinde hâlâ oturmakta olan eli fenerli adamı görüp, şaşırırlar. Atıf’tır bu adam ve sırtında saplı kocaman bir ekmek sıçağıyla ölmüş bir haldedir. Artık bu işe gırtlaklarına kadar batmış olduklarını düşünen gençler, Atıf’ı kimin öldürmüş olabileceğini düşünür dururlar. Boran ise kendi iç dünyasında, rüyasında gördüğü Sonja ile ilgili sezgisel şüpheler içerisindedir. Ama bu şüphelerini hiç açmaz; çünkü o da bilmektedir ki, Sonja’nın cesedi valizde durmaktadır.
Hiçbir şeye ellerini sürmeyerek, bırakmış olabilecekleri muhtemel izleri de silerek, evi terk ederler. Atıf’ı öylece bırakıp, bavulu alarak çıkarlar. Atıf’ın arabasını ev önünde göremeyince, onun buraya nasıl gelmiş olabileceğini düşünürler. Ama ortalıkta başka bir arabanın daha lastik izlerini görünce, bu işin, içinde başkalarının da bulunduğu, çok tehlikeli ve karmaşık bir iş olduğunu düşünüp, korkuya kapılırlar. İşin kendileriyle olan kısmını, yani Sonja’nın cesedini ortadan kaldırma işini bir an önce bitirip, ortalardan kaybolmaya karar verirler. Ama tam yeni bir çukur açmış ve bavulu gömmek üzerelerken; yine Ormanın Ruhu’nun böğürtüsünü duyarlar. Hem, “Neden işin başında gelmiyorsun da, onca çukuru kazdırdıktan sonra geliyorsun?” diye ona küfrederler, hem de yine korku içerisinde kaçışıp, arabalarına atladıkları gibi toz olurlar. Yolda, bu olaydan kimseye bahsetmemek üzere aralarında yeminleşerek, evlerinin yolunu tutarlar.
Muhitlerine geri döndüklerinde, Şebnem’in de oyunları başarılı olmaya başlamış, her birine tek tek umutlar aşıladığı 18’ler takımı üyeleri, birbirlerinden kopma noktasına gelmiş dayanmışlardır. Şebnem yüzünden takışıp durularken, onları saf ve temiz bakış açısıyla uyaran hep Boran olur. Ama onun da iç dünyasında, yaşadıkları olaylardan dolayı rahatsızlıklar oluşmuştur. Bir sabah yine Hindu Gelin kâbusuyla uyandığında; annesi odasına girip, bir ziyaretçisi olduğunu söyler. Salona geçen Boran, karşısında Sonja’yı görüp şaşkına döner. O dehşetle evi terk edip, birbirlerine kırgın olan 18’ler takımı üyelerini tek tek arar ve Çağatay hariç hepsini bulup, eve getirir. Çağatay da o sırada Şebnem ile buluşmak için heyecanla beklemektedir. Ama şebnem, diğer muhit kızlarıyla uzakta bir yerde durmuş, onun haline gülmektedirler.
Eve gelen gençler de en az Boran kadar şaşkına dönerler. Ama karşılarında gördükleri bu bayanın aslında Sonja değil de onun medyumluk yapan ikiz kardeşi Neha olduğunu öğrenince, biraz olsun rahatlarlar. Ama daha öğrenecekleri çok şey vardır. Ruh çağırma oturumu esnasında Boran’ın ağzından konuşan kişi Neha’dır ve onları, mafya tarafından öldürülerek bir bavul içerisinde toprağa gömülecek olan Sonja’yı kurtarmaları için Polenezköy’e o göndermiştir. Evinin adresini de yine Boran’ın bilinçaltına girerek öğrenmiş ve kardeşini kurtardıkları için kendilerine teşekkür etmeye gelmiştir. Sonja’nın kurtulmuş olduğu ve şu anda güvenli bir yerde bulunduğu bilgisi gençleri yeni bir şaşkınlığa iter; buna inanamazlar. Ama Neha kesin konuşmaktadır; Sonja kurtulmuştur ve memleketi olan Hindistan’a gitmek için, güvenli bir yerde, kalkacak ilk uçağı beklemektedir.
Gençler, Neha’nın söylediklerine apışıp kalmışlardır. Eğer Sonja kurtulmuşsa, bavulun içinde gömdükleri kimdi peki? Neha, Sonja’nın kendilerini bir sürprizi olduğunu belirterek, gidip o bavulu açmaları gerektiğini söyler. Onlar da gidip bunu kendi gözleriyle görmekten başka bir çarelerinin olmadığını anlarlar. Ama önce gidip, Çağatay’ı bulmaları gerekmektedir.
Çağatay hâlâ Şebnem’i beklerken, onu izlemekte olan Şebnem de etrafındaki diğer kızların kutlamalarıyla şımarmaktadır. Bu sırada diğer gençler de Çağatay’ın yanına gelip, ona durumu anlatmaya başlarlar. Bu manzarayı gören kızlar ise, Şebnem’i bu kez de onları ayıramamış olduğu için başarısızlıkla suçlamaya başlarlar ve yanından uzaklaşıp giderler. Bir başına ve arkadaşsız kalmış olan Şebnem ise, bir an bocalayıp, sonra yeniden gençlerin peşine takılır ve kendisini de yanlarına almalarını söyler. Gençler biraz ikircikli davranınca, bu kez de olanları herkese anlatabileceğini söyleyerek onlara santaj yapar. Gençler, çaresiz, onu da yanlarına alarak, bavulu gömdükleri yere doğru yola koyulurlar. Ama yol boyu konuşmazlar, çünkü planını anladıkları için ona kırgındırlar. O da kendini affetirmek için elinden ne gelirse yapmaya hazır olduğunu söyler.
Nihayet ormana varırlar ve bıraktıkları gibi durmakta olan çukuru heyecanla eşip, bavulu çıkartırlar. Şimdi sıra onu açmaya ve içindeki sürprizle karşılaşmaya gelmiştir. Tam açacaklardır ki, Boran, rüyasında, bavulun fermuarlı dış cebine Sonja tarafından konulmuş olan kâğıdı hatırlar ve uzanıp fermuarı çekip, kâğıdı çıkartır. Herkes şaşırır bu duruma; ama şaşırmayı bırakıp, Sonja tarafından yazılmış olan bu mektubu okumaya karar verirler. Sonja, “Arkadaşlar, bu işten yakanızı nasıl sıyırırsınız bilmiyorum. Ama sıyırırdığınız takdirde, benim sağ olduğumu da öğrenince gelip bu çukuru tekrar açacağınızı ve sizlerin suçsuzluğunuzu da belgeleyen bu mektubu bulacağınızı biliyorum…” diye başlayan bir mektup bulurlar. Mektup okunurken, biz de bu anlatılanları kısa flaş-geçme görüntülerle veririz. Sonja bu mektupta; mafya tarafından öldürüleceğini bildiğini, ama bunun nasıl ve kim tarafından yapılacağını bilmediğini, bu kişinin Atıf olduğunu öğrendiğinde ise, böyle bir oyun düzenleyerek elinden kurtulduğunu, otelden çıkıp, gençlerin arabasının bagajına saklandığını ve gece ortaya çıkarak, gençleri Atıf’ın elinden kurtardığını yazmaktadır. Bunu onlar sayesinde yapabilmiştir ve kendilerini tekrar tekrar teşekkür etmektedir. Sonja, “O otel faresine de iyi oldu. Oh!” diyerek mektubu bitirmektedir.

mkaya
08-03-2007, 22:25
Sonja’nın “Otel Faresi” demekle neyi ve kimi kastettiğini anlamamışlardır. Tekrar bavula dönüp, korkulu yüzlerle açarlar. Valizin içinde otelin cüce müdür yardımcısı durmaktadır ve eli hâlâ bıyıklarındadır… Artık ortada, Atıf’ın cesedinin hâlâ yerinde olup olmadığı dışında bir sır kalmamıştır. 18’ler takımı eve girerlerken, Şebnem ile Boran dışarıda beklerler. İçeri giren gençler, Atıf’ın cesedinin sürüklenerek çıkartılmış olduğunu görerek şaşırırlar. Bunu kimin yapmış olabileceğini düşünürlerken, ortalık yine Ormanın Ruhu’nun böğürtüsüyle yankılanır. Boran ve Şebnem korkarak diğerlerinin yanına gitmek isterlerken; Boran kapıda bayılıp düşer, Şebnem ise ortadan yok olur.
Gençler gelip, bir taraftan Boran’ı ayıltmaya, bir taraftan da seslenerek Şebnem’i bulmaya çalışırlar. Çok geçmeden, Şebnem’in yardım isteyen çığlıkları duyulur. Ormanın Ruhu onu ele geçirmiş, zevkli inlemeler eşliğinde tacizlerde bulunmaktadır. Çağatay ile Cantuğ sesin geldiği yere gitmeye çalışırlarken; Boran’ın da kafasında Hindu Gelin’in sesi yankılanır. Ses ona, “Ondan korkmayın; aslında zararsız biri o. ‘Kakumba-Bakumda-Takumba; Kakumba-Bakumba-Takumba’ diyerek dans edin!” der. Boran kendine gelip, arkadaşlarıyla birlikte bu dansı yapmaya başlar.
Bu dansla birlikte Ormanın Ruhu da birden ortaya çıkar ve onlarla birlikte dans etmeye başlar. Tüylü paltolu, çullu çaputlu giysiler içerisinde, başı miğferli, ayakları tüylü deriden çizmeli, boynunda asılı geyik boynuzundan borazanı bulunan, akıl dengisini yitirmiş, garip bir adamdır. Gençler onunla korkulu bakışlarla dans ederlerken; Şebnem de sallana sallana ve çarpık bir yürüyüşle yanlarına gelir. Gençler, bu adamın ona bir şey yapıp yapmadığını sorarlar. Şebnem ise, “Nasıl yapsın? Adamda şey bile yok ki” der. Ormanın Ruhu da, “Evet, yok ki” diyen mahcup bir yüzle onaylarken, Şebnem sürdürür: “Gerçi az bir şey var; ama o da bakire olduğumu söyleyince tamamen yok oldu gitti.”
Gençler, onun bakire olduğunu öğrenince inanamazlar. Şebnem’e defalarca yemin ettirirler. O yemin ettikçe, Orman’ın Ruhu da her seferinde onaylar. Bu arada ona, evdeki adamı alıp almadığını sorarlar. O da, aldığını ve yediğini söyler; çünkü, ormana yabancı olan her şeyi ortadan kaldırmak onun görevidir. Bu arada Şebnem de gelip, ona “Terbiyesiz sapık!” diyerek, okkalı bir tokat indirir. Boran bunun tehlikeli bir hareket olduğunu söyleyince de, bu kez korkmaya başlarlar. Orman’ın ruhu da savaş naraları atmaya başlamıştır zaten. Onlar da arabalarına koşarken, Orman’ın Ruhu paltosunun altından bir makinelı tüfek çıkartarak, peşlerine takılır. Gençler arabayla kaçar, o ateş ederek peşlerinden gider… Selim cipi kullanırken, Şebnem’i aralarına almış olan arkadaki gençler, fırsat bu fırsat deyip, Şebnem’e yumulurlar. Şebnem bağırır, Orman’ın Ruhu ateş ederek peşlerinden gelir, böylece ormanda kaybolur giderler.

mkaya
08-03-2007, 22:29
fragmanı için tıklayınız (http://www.18lertakimimovie.com/)

trforce
21-04-2007, 21:06
çok saol kardeş

Gokhan Özkan
04-05-2007, 11:15
Vay be ilginç olmalı